Çivisi Çıkmış Türkiye…Sosyolog-Yazar Bedrettin Gündeş yazdı

Güncel 17.07.2026 - 23:00, Güncelleme: 17.07.2026 - 23:00 152 kez okundu.
 

Çivisi Çıkmış Türkiye…Sosyolog-Yazar Bedrettin Gündeş yazdı

Bir ülkenin çivisi; adalet terazisi şaştığında, liyakat kapı dışarı edildiğinde, hakikatin yerini propaganda aldığında, insanın insana olan güveni sarsıldığında çıkar.

Bazı ülkelerde krizler geçicidir; gelir ve gider. Bazı toplumlarda ise kriz, zamanla hayatın kendisi haline gelir. İşte o zaman sorun yalnızca ekonomide, siyasette ya da hukukta değildir. Sorun, toplumun ortak vicdanında açılan çatlaklardır. Bir ülkenin çivisi; adalet terazisi şaştığında, liyakat kapı dışarı edildiğinde, hakikatin yerini propaganda aldığında, insanın insana olan güveni sarsıldığında çıkar. Ünlü düşünür ve yazar Amin Maalouf, Dünyanın Çivisi Çıkmış adlı eserinde çağımızın küresel savruluşunu anlatırken aslında yalnızca devletleri değil, insanın kendi iç dünyasını da sorgular. Çünkü dünyanın çivisini çıkaran yalnızca savaşlar değildir; vicdansızlık, açgözlülük, kimlik kavgaları, ırkçılık, kutsalların siyasete malzeme edilmesi ve ahlaki pusulanın kaybolmasıdır. Bugün Türkiye'ye baktığımızda, küresel ölçekte yaşanan bu savrulmanın yerel yansımalarını bütün ağırlığıyla hissediyoruz. Siyaset, toplumun sorunlarını çözme sanatı olmaktan çıkıp karşı tarafı yok etme yarışına dönüşmüştür. İktidar ile muhalefet arasındaki gerilim, demokratik rekabet sınırlarını aşarak toplumsal kutuplaşmayı besleyen bir iklime dönüşmektedir. Parti içi mücadeleler bile artık fikirlerin değil, koltukların savaşı olarak görülmektedir. Dün aynı safta yürüyenler bugün birbirini hain ilan edebilmekte; dün eleştirilen yöntemler bugün iktidar aracına dönüşebilmektedir. Bu kutuplaşmanın etrafında kümelenen siyasi bezirganlara baktığımızda; ahlaksızlık, rüşvet, kin, nefret, kendini yaşatma gibi her türlü aşağılık karakterlerin mevcut olduğunu görüyoruz. Tüm bu ahlaksızlığı en ağır bedelini ise toplum ödemektedir. Bugün yolsuzluk haberleri artık şaşırtmıyor. Belediyelerdeki çürümüşlük, ahlaksızlık, Kamu kaynaklarının israfı, ihale tartışmaları, kayırmacılık, akraba ilişkileri, çıkar ağları ve hesap vermezlik sıradanlaşmış durumda. Daha acısı, toplumun önemli bir kısmı bunları olağan karşılamaya başlamış. Bazıları da hala inanmamaya kendini şartlandırmış. Unutulmamalıdır ki; kötülüğün en tehlikeli hali, normalleşmiş kötülüktür. Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk tek başına ayakta kalamaz. Hukuk çöktüğünde ekonomi güven üretemez. Ekonomi çöktüğünde ise eğitim, bilim, sanat ve kültür nefessiz kalır. Toplumun ortak hafızası ise giderek semboller üzerinden yönetilmektedir. Bir marş çaldığında insanlar birbirini tanımlamaya çalışıyor. Bir bayrak açıldığında samimiyet yerine siyasi aidiyet sorgulanıyor. 10. Yıl Marşı... İzmir Marşı... Ya da başka herhangi bir sembol... Al sana duyguları sömüren AHBAP  derneği, Haluk Levent ve etrafındaki her türlü avaneleri… Dolandırıcılık yapmak istiyorsan, birilerini ötekileştirmek istiyorsan, devletin tüm nimetlerinden ayrıcalıklı faydalanmak istiyorsan, rakibini yok etmek istiyorsan bu duygu yüklü marşların arkasına sığınmak yetiyor. Ne var ki duygular üzerinden siyaset yapmak, marşlar üzerinden halkı kandırmak akıl üzerinden siyaset yapmaktan çok daha kolaydır. Cumhuriyetin kuruculuğunu maske yaparak her türlü kirliliğin arkasına sığınmak da böyle bir şey. Din de aynı şekilde çıkar ilişkilerinin gölgesinde yıpratılmaktadır. İnanç, insanı ahlaklı kılmak yerine bazılarının servet ve iktidar aracına dönüştürüldüğünde en büyük zararı yine inançlar görmektedir. Kimi zaman cübbe, kimi zaman sarık, kimi zaman kürsü, kimi zaman televizyon ekranı hakikatin değil, çıkarın sesi haline gelebilmektedir. Oysa din; kul hakkını korumayı emreder. Adaleti emreder, doğruluğu emreder, emaneti ehline vermeyi emreder. İnsanı yüceltmeyi emreder. “Komşusu aç iken tok yatan benden değildir” felsefi yaklaşımıyla eşitlik kavramının tanımını yapar. Bunların yerine korkuyu, itaati ve kör bağlılığı koyanlar dini değil, dini duyguları kullanmaktadır. İnsanların umutlarını, korkularını ve inançlarını sömürmek, tarihin en eski dolandırıcılık yöntemlerinden biridir. Cahiliye yalnızca tarihte yaşanmış bir dönem değildir. Bilgiyi reddeden, eleştiriyi düşman gören, biati erdem sayan her anlayış, hangi çağda yaşarsa yaşasın modern bir cahiliyedir. Demokrasi ise; bağımsız yargıdır, şeffaflıktır, hesap verebilirliktir, basın özgürlüğüdür, akademik özgürlüktür, fikirlerin korkmadan konuşabilmesidir. Muhalefetin düşman değil, sistemin sigortası olarak görülebilmesidir. Çoğunluğun azınlığı ezmediği; azınlığın da çoğunluğa kin duymadığı ortak yaşam kültürüdür. Adalet ise; arınmış, vicdanla örülmüş, temiz havayla soluklanan, insanlık değerleriyle var olan bir sığınma evidir. Adalet, bir öğretmenin sınıfta yaptığı eşitliktir. Bir belediye başkanının hizmet anlayışıdır. Bir memurun dosyaya bakışıdır. Bir gazetecinin kalemidir. Bir hakimin vicdanıdır. Adalet hayatın her alanında görünmüyorsa, hukuk metinlerinin kalın olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı yeniden güven inşa etmektir. Çünkü güven olmadan ekonomi düzelmez. Güven olmadan yatırım gelmez, güven olmadan eğitim gelişmez, güven olmadan hukuk işlemez, güven olmadan demokrasi yalnızca seçim takviminden ibaret kalır. Türkiye'nin gerçekten çivisi mi çıktı; yoksa çiviyi yerinden çıkaran elleri görmek istemediğimiz için mi bu kadar sessiziz? Bedrettin GÜNDEŞ / Sosyolog-Yazar
Bir ülkenin çivisi; adalet terazisi şaştığında, liyakat kapı dışarı edildiğinde, hakikatin yerini propaganda aldığında, insanın insana olan güveni sarsıldığında çıkar.

Bazı ülkelerde krizler geçicidir; gelir ve gider. Bazı toplumlarda ise kriz, zamanla hayatın kendisi haline gelir. İşte o zaman sorun yalnızca ekonomide, siyasette ya da hukukta değildir. Sorun, toplumun ortak vicdanında açılan çatlaklardır.

Bir ülkenin çivisi; adalet terazisi şaştığında, liyakat kapı dışarı edildiğinde, hakikatin yerini propaganda aldığında, insanın insana olan güveni sarsıldığında çıkar.

Ünlü düşünür ve yazar Amin Maalouf, Dünyanın Çivisi Çıkmış adlı eserinde çağımızın küresel savruluşunu anlatırken aslında yalnızca devletleri değil, insanın kendi iç dünyasını da sorgular.

Çünkü dünyanın çivisini çıkaran yalnızca savaşlar değildir; vicdansızlık, açgözlülük, kimlik kavgaları, ırkçılık, kutsalların siyasete malzeme edilmesi ve ahlaki pusulanın kaybolmasıdır.

Bugün Türkiye'ye baktığımızda, küresel ölçekte yaşanan bu savrulmanın yerel yansımalarını bütün ağırlığıyla hissediyoruz.

Siyaset, toplumun sorunlarını çözme sanatı olmaktan çıkıp karşı tarafı yok etme yarışına dönüşmüştür. İktidar ile muhalefet arasındaki gerilim, demokratik rekabet sınırlarını aşarak toplumsal kutuplaşmayı besleyen bir iklime dönüşmektedir.

Parti içi mücadeleler bile artık fikirlerin değil, koltukların savaşı olarak görülmektedir. Dün aynı safta yürüyenler bugün birbirini hain ilan edebilmekte; dün eleştirilen yöntemler bugün iktidar aracına dönüşebilmektedir. Bu kutuplaşmanın etrafında kümelenen siyasi bezirganlara baktığımızda; ahlaksızlık, rüşvet, kin, nefret, kendini yaşatma gibi her türlü aşağılık karakterlerin mevcut olduğunu görüyoruz.

Tüm bu ahlaksızlığı en ağır bedelini ise toplum ödemektedir.

Bugün yolsuzluk haberleri artık şaşırtmıyor. Belediyelerdeki çürümüşlük, ahlaksızlık, Kamu kaynaklarının israfı, ihale tartışmaları, kayırmacılık, akraba ilişkileri, çıkar ağları ve hesap vermezlik sıradanlaşmış durumda. Daha acısı, toplumun önemli bir kısmı bunları olağan karşılamaya başlamış. Bazıları da hala inanmamaya kendini şartlandırmış.

Unutulmamalıdır ki; kötülüğün en tehlikeli hali, normalleşmiş kötülüktür.

Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk tek başına ayakta kalamaz. Hukuk çöktüğünde ekonomi güven üretemez. Ekonomi çöktüğünde ise eğitim, bilim, sanat ve kültür nefessiz kalır.

Toplumun ortak hafızası ise giderek semboller üzerinden yönetilmektedir. Bir marş çaldığında insanlar birbirini tanımlamaya çalışıyor. Bir bayrak açıldığında samimiyet yerine siyasi aidiyet sorgulanıyor. 10. Yıl Marşı... İzmir Marşı... Ya da başka herhangi bir sembol...

Al sana duyguları sömüren AHBAP  derneği, Haluk Levent ve etrafındaki her türlü avaneleri…

Dolandırıcılık yapmak istiyorsan, birilerini ötekileştirmek istiyorsan, devletin tüm nimetlerinden ayrıcalıklı faydalanmak istiyorsan, rakibini yok etmek istiyorsan bu duygu yüklü marşların arkasına sığınmak yetiyor.

Ne var ki duygular üzerinden siyaset yapmak, marşlar üzerinden halkı kandırmak akıl üzerinden siyaset yapmaktan çok daha kolaydır. Cumhuriyetin kuruculuğunu maske yaparak her türlü kirliliğin arkasına sığınmak da böyle bir şey.

Din de aynı şekilde çıkar ilişkilerinin gölgesinde yıpratılmaktadır. İnanç, insanı ahlaklı kılmak yerine bazılarının servet ve iktidar aracına dönüştürüldüğünde en büyük zararı yine inançlar görmektedir. Kimi zaman cübbe, kimi zaman sarık, kimi zaman kürsü, kimi zaman televizyon ekranı hakikatin değil, çıkarın sesi haline gelebilmektedir.

Oysa din; kul hakkını korumayı emreder. Adaleti emreder, doğruluğu emreder, emaneti ehline vermeyi emreder. İnsanı yüceltmeyi emreder. “Komşusu aç iken tok yatan benden değildir” felsefi yaklaşımıyla eşitlik kavramının tanımını yapar.

Bunların yerine korkuyu, itaati ve kör bağlılığı koyanlar dini değil, dini duyguları kullanmaktadır.

İnsanların umutlarını, korkularını ve inançlarını sömürmek, tarihin en eski dolandırıcılık yöntemlerinden biridir. Cahiliye yalnızca tarihte yaşanmış bir dönem değildir.

Bilgiyi reddeden, eleştiriyi düşman gören, biati erdem sayan her anlayış, hangi çağda yaşarsa yaşasın modern bir cahiliyedir.

Demokrasi ise; bağımsız yargıdır, şeffaflıktır, hesap verebilirliktir, basın özgürlüğüdür, akademik özgürlüktür, fikirlerin korkmadan konuşabilmesidir.

Muhalefetin düşman değil, sistemin sigortası olarak görülebilmesidir. Çoğunluğun azınlığı ezmediği; azınlığın da çoğunluğa kin duymadığı ortak yaşam kültürüdür.

Adalet ise; arınmış, vicdanla örülmüş, temiz havayla soluklanan, insanlık değerleriyle var olan bir sığınma evidir. Adalet, bir öğretmenin sınıfta yaptığı eşitliktir. Bir belediye başkanının hizmet anlayışıdır. Bir memurun dosyaya bakışıdır. Bir gazetecinin kalemidir. Bir hakimin vicdanıdır.

Adalet hayatın her alanında görünmüyorsa, hukuk metinlerinin kalın olması hiçbir şeyi değiştirmez.

Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı yeniden güven inşa etmektir.

Çünkü güven olmadan ekonomi düzelmez. Güven olmadan yatırım gelmez, güven olmadan eğitim gelişmez, güven olmadan hukuk işlemez, güven olmadan demokrasi yalnızca seçim takviminden ibaret kalır.

Türkiye'nin gerçekten çivisi mi çıktı; yoksa çiviyi yerinden çıkaran elleri görmek istemediğimiz için mi bu kadar sessiziz?

Bedrettin GÜNDEŞ / Sosyolog-Yazar

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve inovatifhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.