Küresel Siyaset… Sosyolog yazar Bedrettin Gündeş yazdı
Küresel Siyaset… Sosyolog yazar Bedrettin Gündeş yazdı
Küresel düzen, adaletin değil gücün merkezde olduğu bir yapı üzerine kuruldukça; güçlü olanın zayıfı ezdiği, hukukun ise çoğu zaman araçsallaştırıldığı bir döngü kaçınılmaz hale gelir.
Küresel düzen, adaletin değil gücün merkezde olduğu bir yapı üzerine kuruldukça; güçlü olanın zayıfı ezdiği, hukukun ise çoğu zaman araçsallaştırıldığı bir döngü kaçınılmaz hale gelir.
Küresel siyaset, çoğu zaman hakikatin değil; gücün, korkunun ve çıkarın dilini konuşur. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, İran ve İsrail hattında yaşanan gerilim de bu kadim gerçeğin yeni bir tezahüründen ibarettir.
Görünürde ideolojik çatışmalar, güvenlik kaygıları ve bölgesel dengeler konuşulsa da derinlerde akan asıl nehir, küresel hâkimiyetin yeniden paylaşımıdır. Bu paylaşımda en kritik fay hatlarından biri ise, Çin’in yükselişi ve bu yükselişin nasıl sınırlandırılacağıdır.
Açık ifade edilirse, Amerika Çin’in büyümesinden korkuyor. Yaratılan ekonomik krizlerle Avrupa’nın sessiz kalması, Rus – Ukrayna savaşı hep bu korkunun yansımalarıdır.
Tarih boyunca savaşlar, çoğu zaman halkların değil, güç merkezlerinin hesaplaşması olmuştur. Bugün de sahnede olan, klasik orduların çarpıştığı bir savaş değil; aklın, istihbaratın, ekonomik baskının ve “nokta operasyonların” iç içe geçtiği yeni nesil bir mücadeledir.
Yönetimler değişmeden dengelerin değiştiği, liderler sahneden çekilmeden sistemlerin dönüştürüldüğü bu çağda, bir ülkenin kaderi bazen bir anlaşma metninin satır aralarında, bazen de sessizce devre dışı bırakılan bir ismin gölgesinde yeniden yazılır.
İran’ın içinde bulunduğu açmaz da tam olarak bu çok katmanlı oyunun merkezindedir. Bir yanda tarihsel direniş refleksi, diğer yanda ekonomik kuşatma ve iç dengelerin kırılganlığı…
Bu ikilem, en sert söylemlerin bile zamanla yerini daha pragmatik arayışlara bırakabileceğini gösterir. Çünkü devletler, ideolojilerle değil; çoğu zaman ayakta kalma içgüdüsüyle hareket eder. Ve bu içgüdü, en keskin düşmanlıkları bile müzakere masasına taşıyabilir.
Ancak bu süreç yalnızca devletler arası bir hesaplaşma değildir. Aynı zamanda bir sistem sorunudur. Küresel düzen, adaletin değil gücün merkezde olduğu bir yapı üzerine kuruldukça; güçlü olanın zayıfı ezdiği, hukukun ise çoğu zaman araçsallaştırıldığı bir döngü kaçınılmaz hale gelir. Bu döngüde “stratejik ortaklık” adı verilen ilişkiler, çoğu zaman eşitler arasında değil, bağımlılık ekseninde şekillenir.
Yönetim biçimlerinden ziyade, yönetilebilirlik esas alınır. Küresel siyaset, en sert sloganların bile çoğu zaman en yumuşak anlaşmalarla son bulduğu bir sahnedir. Dün birbirine meydan okuyan Amerika Birleşik Devletleri ile İran, yarın aynı masada “kazan-kazan” söylemleriyle el sıkıştıklarında, aslında kazananın kim olduğu tartışmasız biçimde ortaya çıkacaktır. Çünkü bu oyunda asıl belirleyici olan, kimin ne söylediği değil; kimin oyunu kurduğudur.
Savaş naraları, çoğu zaman müzakere masasının ön sözüdür. En sert tehditler, en stratejik uzlaşmaların zeminini hazırlar. Bugün düşmanlık diliyle yükselen gerilim, yarın diplomatik nezaketle örtülürken; kamuoyuna sunulan tablo “karşılıklı kazanım” olacaktır. Oysa perde arkasında şekillenen gerçeklik, güç dengesinin yönünü açıkça ele verir.
Yıllar süren kopuşların ardından liderlerin karşılıklı ziyaretleri, dün imkânsız gibi görünen temasların sıradanlaşması, yeni bir dönemin başladığını ilan edecektir. Ancak bu yeni dönem, eşitler arasında kurulmuş bir ortaklıktan ziyade; küresel güç mimarisinin yeniden tahkim edilmesidir. Stratejik iş birliği adı altında kurulan her bağ, aynı zamanda bir etki alanının genişletilmesi anlamına gelir.
Sonuçta tarih bir kez daha aynı gerçeği yazacaktır: Devletler duygularla değil, zorunluluklarla hareket eder. Ve zorunluluklar, en keskin düşmanlıkları bile zamanla aynı çizgide buluşturur. Görülecektir ki; yüksek sesle söylenen sözler değil, sessizce imzalanan anlaşmalar dünyayı şekillendirmeye devam edecektir.
Bu karanlık tablonun içinde en ağır bedeli ise halklar öder. Savaşların haritalarda çizilen sınırları yoktur; onların gerçek sınırı, bir annenin gözyaşı, bir çocuğun yarım kalan hayatı, bir toplumun yitirilen umududur. Güç mücadeleleri sürerken, insanlık çoğu zaman sessiz bir tanık olmaya mahkûm edilir.
Fakat tarih yalnızca güçlünün hikâyesi değildir. Aynı zamanda direnenlerin, sorgulayanların ve vicdanı ayakta tutmaya çalışanların da hikâyesidir. Toplumlar kendi içlerinde adaleti, hukuku ve demokratik değerleri güçlendirmedikçe; dış müdahalelere karşı direnç geliştiremezler. Çünkü en büyük kırılma, dışarıdan değil; içeriden başlar.
Son yıllarda dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bilinç dalgaları, bu kaderin değiştirilebileceğini gösteren işaretler taşımaktadır. Örneğin Macaristan’da seçim süreçleri etrafında gelişen toplumsal refleksler, halkın iradesinin nasıl belirleyici olabileceğini ortaya koymuştur. Bu, tek başına bir ülkenin hikâyesi değil; aynı zamanda küresel düzene karşı verilen sessiz bir uyarıdır: Toplumlar uyandığında, dengeler değişir.
İşte bu gerçeklik, yalnızca devletlerin satranç tahtasında yaptığı hamleleri değil; o tahtanın dışında kalan milyonların kaderini anlamaya yönelik bir çağrıdır. Çünkü dünya, yalnızca güç sahiplerinin değil; vicdan sahibi insanların da evidir. Eğer bu evde adalet yeniden inşa edilecekse, bu; silahların gölgesinde değil, bilinçli toplumların kararlılığıyla mümkün olacaktır.
Ve belki de en kritik soru şu olmalıdır; İnsanlık, çıkarların gölgesinde şekillenen bu düzeni kabullenmeye devam mı edecek, yoksa kendi kaderini yeniden yazacak cesareti bulabilecek mi? Bu sorunun cevabı ne Washington’da ne Tahran’da ne de başka bir başkentte saklıdır.
Cevap, halkların kendi içlerinde büyüttüğü adalet duygusunda, vicdanında ve ortak geleceğe olan inancında gizlidir. 17.04.2026
Bedrettin GÜNDEŞ SOSOYOLOG / YAZAR
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

