Türk Solu Neden Bir Gonzales Yaratamadı?* (Eylül 2003)... Abdullah Ayan yazdı
Türk Solu Neden Bir Gonzales Yaratamadı?* (Eylül 2003)... Abdullah Ayan yazdı
Aslında Türkiye Ecevit eliyle hem ülkenin hem de CHP’nin makus talihini değiştirme fırsatını 1970’lerde yakaladı.
Aslında Türkiye Ecevit eliyle hem ülkenin hem de CHP’nin makus talihini değiştirme fırsatını 1970’lerde yakaladı.
Türkiye ile İspanya’nın kaderlerinde kesişen ve ayrılan kırılma noktaları, ilginç benzerlikler var.
Sonraları faşizmin çizmeleri altında inleyecek Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz’den hiç biri 1920’lerde Anadolu’nun Mustafa Kemal önderliğindeki ölüm kalım savaşını vermedi.
Bu ülkeler dâhil tüm Avrupa, Osmanlı’nın terk ettiği toprakları paylaşmakla meşgulken, genç Türkiye eldeki son vatan toprağı üzerinde bir cumhuriyet kurdu.
1930’ların ortalarına gelindiğinde Avrupa, 1929’daki küresel ekonomik bunalımdan beslenen faşizm ile tanıştı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar, iktidar alternatifi olan güçlü sol partileri ezerek yönetimlere el koydular.
Faşist diktatörlerden Hitler ve Mussolini İkinci Dünya Savaşı sonunda tarih sahnesinden silininceye, Franco ile Salazar ölünceye kadar çizmeleri altında ezdikleri halkın sırtında iktidarlarını sürdürdüler.
1936’da başlayıp 1939’a kadar süren İspanya İç Savaşı'nda halkın oylarıyla iktidara taşıdığı sol oluşumun halk cephesi, Almanya ve İtalya’nın desteklediği Franco’ cu faşistlere yenildiğinde akan kanın duracağı sanılıyordu.
Oysa kanla beslenen diktatör doysun diye, sadece bir kilise yapımında çalıştırılan 50 bin aydın 1940 ila 1958 arasındaki 18 yılda inşaat alanında işkenceler sonucu yaşamını yitirdi.
1935 yılında devrimci halk cephesine oy veren, oturmuş demokrasi geleneğine sahip İspanya’da devrimci halk cephesi yerini faşizme kaptırırken, Mustafa Kemal tek parti iktidarını yürüten CHP’ye katılımcı bir demokratik kimlik kazandırma arayışındaydı.
Bu amaçla 1936’ da İsmet Paşa’ya yeni CHP tüzüğünü hazırlama görevini verdi.
Paşa hem başbakan hem de CHP’yi yönetiyor. Parti genel sekreteri ise Recep Peker.
Mustafa Kemal’in, paşaya verdiği görevi paşa da Recep Peker’e devretti…
Avrupa’daki partilerin incelenip ülke koşullarına uygun, demokratik bir parti tüzüğü hazırlanacaktı.
Recep Peker Avrupa’yı inceleyip, Hazırlanan tüzük Peker ve İsmet Paşa tarafından imzalanıp onay için Mustafa Kemal’in basına sunuldu.
Sonrasını Atilla İlhan anlatıyor;
“Tüzüğü önce Mustafa Kemal’in kâtibi Hasan Rıza Bey alıyor, akşam da tüzük metnini takdim ediyor. Ertesi sabah Mustafa Kemal’i üstünde bornoz, elinde belgeyle, kendisini beklerken buluyor Hasan Rıza. Atatürk gülüyor, ‘Kimmiş bu zorba’... Tabir aynen bu: ‘Kimmiş bu zorbalar’ Hasan Rıza bey anlamadığı için soruyor, ‘Paşam, hangi Zorbalar’.
M. Kemal diyor ki, 'Bu tüzüğün söylediği zorbalar!' Gazi görevlendirdiği insanların hazırladığı faşizm kokan tüzük metnine müthiş öfkelenmiş.
Öfkelenmiş, çünkü, Dönemin tek parti genel sekreteri Recep Peker yeni tüzük için görevlendirilirken başka yer kalmamış gibi dönemin Almanya ve İtalya iktidarlarındaki partileri örnek almış… Gidip incelediği! Partilerin biri Nazi, diğeri Faşist…
Hazırladığı CHP tüzüğü Nazi ve Faşist parti tüzüklerinin karma metni…
Örneğin tüzük metninde bir yeni üst Konsey öneriliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir yüksek konsey. O yüksek konseyin, Almanya ve İtalya’daki karşılığı "Yüksek Faşist Konsey".
Konsey, Meclis hangi yasa veya kararı alırsa alsın, veto yetkisine sahip olacak.
Cumhuriyet fikri, halk hâkimiyeti, katılımcılık, demokrasi hepsi gümbürtüye gitmiş. Mustafa Kemal, ülke selameti ardından kederli bir sesle soruyor: "İsmet bu tüzüğü görerek mi imzaladı?"
Gazi yaklaşan tehlikenin farkına o gün vardığı için, 6 ay sonra Recep Peker’i görevden alıyor..
İlhan’ a göre O dönemin CHP tüzüğü, İngiliz İşçi Partisi’nden çok İtalya ve Almanya’daki Nazi ve Faşistlerden etkilenmiştir. Örneğin, Almanya ve İtalya’da devlet ile faşist partiler bütünleşmişti. O dönem bizde de öyle oldu. Örneğin valiler aynı zamanda CHP il başkanı olarak görevlendirildiler.
Devlet vatandaşı yalnızca vergi alırken hatırladı. Yurttaş ise devleti, vergisini ödemediği zaman tanıştığı jandarma dayağıyla andı.
İnönü’nün CHP’si DP’nin 1960 ihtilali ile devrilmesine fazla da tepki göstermezken darbeciler gölgesinde kurulacak yeni iktidarı DP’ nin yerini alan Adalet Partisi ile paylaşmakta beis görmedi.
CHP çağdaş anlamda bir sosyal demokrat bir parti olmadı. 1965'lerde Ecevit’in başlattığı yeni harekete karşı çıkan yine İnönü etrafındaki statükoculardı. Anadolu’yu karış karış gezerek, partiye yeni heyecan ve söylem kazandıran genç Ecevit’i ve etrafındaki değişimci kadroyu tasfiye etmek için büyük çabayı yine CHP içindeki yapı göstermiştir.
Ecevit, değişim isteyen gençlik ve yoksul halk tarafından benimsenince etrafındaki bürokratlarla birlikte Güven partisini kuran yine İnönü’ ye yakın isimlerdir...
Aslında Türkiye Ecevit eliyle hem ülkenin hem de CHP’nin makus talihini değiştirme fırsatını 1970’lerde yakaladı.
1975 yılında Franco’ nun ölümü ile gücü tükenen faşizme karşı 1980’ lerde Gonzales etrafında kenetlenen İspanya sol hareketi, öz eleştirisini doğru yaparak, yeni program ve söylemlerle iktidar oldu.
40 yıllık faşizmin üstünden tanklarla geçip yıktığı tüm kurumlar sol öncülüğünde yeniden yapılanırken ülke düşlediği AB üyeliğine 1985 yılında kabul edildi.
Ezilen hakkı yenen milyonların desteklediği Ecevit, ülkeyi yeni ufuklara taşıyabilse, Türkiye İspanya ile aynı dönemde AB üyesi olabilirdi.
Çok partili hayata geçtiğimiz 1950’den beri, 53 yıldır gerçek anlamda uzun soluklu iktidar olamayan CHP bir kez olsun ciddi anlamda özeleştiri yapamadı, yapamıyor…
Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacak AB trenine lokomotif olması gereken CHP ve lider kadrosunun AB için gerekli uyum yasalarıyla ilgili söylemleri ikilemler taşıyor….
Yıllardır partiyi iktidara taşımayan, böyle bir iddiası bile olmayan Baykal gibi bir genel başkanı, sonsuza kadar o koltukta oturtsa iktidar olamayacağını bilen CHP neden sırtında taşımaya devam ediyor..
İspanya ve Türkiye Avrupa’nın iki ucunda birbirinden çok uzak iki ülke.
Kaderleri iki ülkeyi de son iki yüzyılda 150 ihtilal, darbe girişimi, muhtıralar gibi demokrasi karşıtı kesintilerle karşı karşıya bıraktı. İki ülke halkı da onca yıl acılarla, zulümle yoğruldu.
1980’de İspanya çektiği çilelerin son bulduğu yeni döneme yelken açtı. Türkiye ise bocalamaya devam ediyor…
Her iki ülkede 20 yaşını geçmiş gençler ihtilallerin postal seslerini unutmuş görünse de İspanya demokrasinin koruyuculuğu altında yeni bir refah toplumu olma yolunda hızla ilerlerken, Türkiye kapısına dayandığı AB’nin eşiğini bir türlü aşamıyor.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül. Tümünde asker halkı kurtaracağı iddialarıyla iktidara geçip, halka zulmetti. Bugün 12 Eylül’ün 23. yıldönümü.
Ne yazık ki o yıl doğan çocuklar olanları sorgularken, Türkiye solunu temsil ettikleri tezini savunanlar, oturup geçmişin muhasebesini yapamıyor.
Türk solu kendini sorgulamadığı, yeni yolu bulamadığı, ezilen halkla aynı dili konuşamadığı için bir başka ifadeyle Gonzales yaratamadığı sürece de bir yere varamayacak…
*A. Ayan, Eylül 2003
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
